Türk televizyonlarının en büyük paradoksu, dizilerin başarısının uzunluğunda değil ama uzunluğunun başarısını tüketmesinde gizli.
Her hafta ekranlara gelen yapımların çoğu, iki buçuk hatta üç saate varan bölümleriyle yalnızca senaristi değil, seyirciyi de zorluyor.
Eskiden 45 dakikalık bölümlerle nefes nefese izlenen yabancı dizileri hatırlayın…
Şimdi ise tek bir bölümü izlemek için neredeyse bir film maratonuna hazırlanmak gerekiyor.
Bir akşam, saat 20.00’de televizyon karşısına geçiyorsunuz, dizinin final sahnesini gördüğünüzde saat neredeyse gece yarısı olmuş oluyor.
Ertesi gün işe, okula uykusuz giden seyirci için bu durum artık büyük bir yorgunluk kaynağı.
Elbette işin ekonomik tarafı da var.
Reklam gelirleri, uzun bölüm süreleriyle doğru orantılı olarak artıyor.
Yapımcılar için mantıklı gibi görünen bu tablo, aslında dizilerin ömrünü kısaltıyor.
Çünkü bir sezon boyunca 150 dakikalık bölümler yazmak, kurgulamak ve çekmek kolay değil.
Senaryoların uzaması, sahnelerin gereksiz yere tekrar edilmesi ve “doldurma” diyaloglar, seyircinin ilgisini kaybetmesine neden oluyor.
Sonuç? Sevilen diziler erken final yapıyor.
İzleyici ise yarım kalmış hikâyelerle baş başa kalıyor.
Dünya televizyonlarında başarı kazanan yapımlar, kısa ama yoğun bölümleriyle uzun vadede çok daha kalıcı olurken, bizde “çok bölüm” eşittir “çok başarı” sanılıyor.
Oysa seyirci artık farklı platformlarda daha kısa, daha kaliteli içeriklere alıştı.
Dijital çağda kimsenin üç saat boyunca aynı diziyi izleyecek sabrı yok.
Yapımcıların ve kanalların, bu gerçeği görmezden gelmek yerine yeni bir yol haritası çizmeleri gerekiyor.
Çünkü diziler uzadıkça hikâyeler kısalıyor, karakterler derinliğini kaybediyor, seyirci ise giderek ekrandan uzaklaşıyor.













