Ramazan’ın en mahrem, en dingin vakti sahurdur.
Gün boyu sürecek sabrın, iradenin ve ibadetin ilk adımı…
Alarm sesleriyle bölünen uykulara rağmen, sofraya oturunca hissedilen o huzur başka hiçbir vakitte yoktur.
Sahur, sadece mideyi değil, niyeti de doyurmaktır.
Gecenin karanlığında yanan mutfak ışıkları, aslında kalplerin aydınlandığının işaretidir.
Sokaklar sessizdir ama evlerin içi hareketlidir.
Çaydanlığın fokurtusu, ekmeğin bölünüşü, sofraya konan sade bir kahvaltılık…
İsrafın değil, ölçünün vaktidir sahur.
Bir de çocukluğumuzun sahurları vardır.
Uykulu gözlerle masaya oturuşumuz, annemizin “bir lokma daha ye” ısrarı, babamızın mahmur hali…
O sofralarda sadece yemek değil, aile olmanın sıcaklığı paylaşılırdı.
Sahur aynı zamanda sabrın provasını yapmaktır.
Gün içinde susuzluğa ve açlığa direnebilmenin ilk kararı o masada verilir. “Niyet ettim” derken insan aslında kendine söz verir: Daha sabırlı olacağına, daha anlayışlı davranacağına, daha az kıracağına…
Modern hayatın koşuşturmasında sahur bazen hızlıca geçiştirilen bir öğüne dönüşebiliyor.
Oysa sahur, Ramazan’ın ruhunu en derinden hissettiren vakittir.
Günün telaşı başlamadan önceki son sükûnet anıdır.
Belki de bu yüzden sahur, sadece bir öğün değil; bir bilinç hâlidir.
Kendinle baş başa kalma, eksiklerini görme ve yeni bir başlangıç yapma fırsatıdır.
Gecenin en sessiz anında kurulan o mütevazı sofralar, aslında en büyük zenginliğimizdir.
Çünkü sahur, aç kalmamak için değil; insan kalabilmek için vardır.













