Bir zamanlar “Hadi bir kahve içelim” demek, yalnızca iki sandalyeyi yan yana çekmekti.
Bugün ise aynı cümle, bütçe planlaması gerektiriyor.
Sinema, tiyatro, konser, hatta bir arkadaş buluşması…
Sosyal hayat yavaş yavaş ihtiyaç olmaktan çıkıp lüks kategorisine doğru yol alıyor.
Asgari ücretle, emekli maaşıyla ya da sabit gelirle yaşayan biri için bir konser bileti artık yalnızca bir eğlence değil; ciddi bir harcama kalemi.
Tiyatro salonları dolu gibi görünse de, o koltuklarda çoğunlukla “özel gün” fedakârlığı yapan insanlar oturuyor.
Sosyalleşmek, ay sonunu zor getirenler için ertelenen bir hayale dönüşüyor.
Oysa sosyal aktiviteler yalnızca keyif değil; ruh sağlığıdır, nefes almaktır, hayata tutunma biçimidir.
İnsan yalnızlaştıkça yorgunlaşır.
Bir kahkaha, bir alkış, bir paylaşılan an; bazen ilaçtan daha etkilidir.
Ancak bugün bu anlara ulaşmak, herkes için eşit değil.
En acı olan ise şu: Sosyal hayattan uzak kalan sadece cebimiz değil, ruhumuz oluyor.
Evden işe, işten eve sıkışan bir yaşam döngüsü; insanı sessizce tüketiyor.
“Lüks” denilen şey bazen bir sinema koltuğu değil, insanın kendine ayırabildiği zamandır.
Belki de yeniden düşünmeliyiz.
Kültür, sanat ve sosyallik; yalnızca belirli bir kesimin ayrıcalığı olmamalı.
Çünkü bir toplumun ruhu, sahnelerde, salonlarda ve paylaşılan anlarda yaşar.
Sosyalliğin lüks sayıldığı bir yerde, yoksulluk sadece ekonomik değildir.













