Bir şehrin sesi, sadece rüzgârında, sokaklarında ya da pazar yerlerinde değil; o şehrin insanının sazında, sözünde, nefesinde gizlidir.
Mahalli sanatçılar, tam da bu nedenle, bir kentin ruhunu diri tutan en değerli hafıza emanetçileridir.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında yöresel sanatçılar, kendi imkânlarıyla türkülerini, manilerini, ağıtlarını yaşatmaya çalışıyor.
Ancak gelin görün ki, dijital çağın hızına yetişemeyen bu sanatçılar, zamanla görünmez hale geliyor.
Televizyonlarda popüler kültürün dayattığı tek tip müzik anlayışı yükselirken, “mahalli” olan her şey arka plana itiliyor.
Kayseri örneği bu durumun en somut göstergelerinden biri.
Bu şehir, geçmişte halk müziğinin ve âşıklık geleneğinin güçlü temsilcilerine ev sahipliği yaptı.
Aşık Seyrani’den esinlenen birçok yerel sanatçı, yüzyıllardır taşınan kültürel mirası günümüze kadar taşıdı.
Fakat bugün Kayseri’deki mahalli sanatçılar, çoğu zaman kendi köşelerinde unutulmuş durumda.
Kimi yerel radyolarda haftada bir program yapabiliyor, kimisi de küçük düğün salonlarında halkı eğlendirmekle yetiniyor.
Oysa bu insanlar yalnızca türkü söyleyen kişiler değil; bir kültürün canlı arşividir.
Her türkünün ardında bir hikâye, bir acı, bir sevinç, bir yaşanmışlık yatar.
Kayseri’nin Develi’sinden Yahyalı’sına, Tomarza’sından Bünyan’ına kadar her yörede bir başka ezgi, bir başka nefes saklıdır.
Belediyeler, kültür müdürlükleri ve üniversiteler bu sanatçıları görmeli, kayıt altına almalı, arşivlemeli.
Çünkü mahalli sanatçılar yaşadıkça, şehirler de kimliğini korur.
Aksi halde, birkaç kuşak sonra “bizim türkülerimiz” diyeceğimiz bir miras kalmayacak.
Belki de bu toprakların en büyük zenginliği, profesyonel müzik stüdyolarında değil, bir köy odasında, bir bağ bozumu şenliği sırasında söylenen o içten seslerde saklıdır.
O sesi duymak, korumak ve geleceğe taşımak hepimizin borcu.













