Pazar yerleri…
Şehrin en canlı, en renkli, en doğal alışveriş sahnelerinden biri.
Sabahın erken saatlerinde tezgâhına çıkan esnafın “Hoş geldin abla! Taze taze bunlar!” diye seslenişi, tüketicinin en doğal hakkı olan “Şu elmayı seçebilir miyim?” sorusuyla birleşir.
Aslında bu karşılaşma yıllardır süren bir gelenektir:
Esnaf emeğini koyar, vatandaş parasını…
Ortada da güven, nezaket ve karşılıklı saygı durur.
Fakat son dönemde pazarlarda giderek artan bir şikâyet var:
“Seçtirmeyen esnaf.”
Evet, bazı tezgâhlarda ürün seçmek artık neredeyse yasak.
“Ben veririm,” “Ellemeyin,” “Ayırmayın,” “Bizde seçme yok!” gibi sert çıkışlar, pazarı pazar olmaktan çıkarıyor.
Tüketici, çürüğü sağlamla karışık poşete doldurulurken, bozulan bu ilişkiye ister istemez tepki gösteriyor.
Oysa kimse elindeki parayı çöpe atmak için pazara gitmez.
Kimse çürük domatesi, ezilmiş şeftalisini bir lütufmuş gibi almak zorunda değildir.
Esnafın gerekçesi belli:
Elleme nedeniyle ürünün zedelenmesi, zaman kaybı, sıra düzeninin bozulması…
Fakat bir tezgâhın başında kavga çıkarmadan, bağırıp çağırmadan da düzen sağlanabilir.
Nitekim yıllardır aynı pazarda, aynı yoğunlukta çalışan pek çok esnaf seçtirmesine rağmen mis gibi işini yürütüyor.
Demek ki mesele zorluk değil, yaklaşım meselesi.
Tüketicinin hakkı ürününü görerek, dokunarak, seçerek almaksa; esnafın görevi de bunu makul bir nezaketle yönetmektir.
Çünkü pazar kültürü zaten seçme özgürlüğü üzerine kuruludur.
Paketli market ürünü alsaydık, pazara neden gidelim?
Tam da bu noktada denetimler ve belediyelerin düzenleyici tavrının önemi ortaya çıkıyor.
Pazar yerlerinde etik davranışı teşvik eden, tüketici hakkını koruyan uygulamalar netleştirilmeli.
Esnafın güler yüzü, vatandaşın güveni, pazarın bereketi ancak bu şekilde korunabilir.
Pazar dediğin yer yalnızca sebzenin, meyvenin değil; güleryüzün, samimiyetin ve güvenin satıldığı bir yerdir.
Bir çürük ürün için o güveni kaybetmeye değer mi?













