Hafta sonları, haftanın kendini affettirme biçimidir aslında.
Pazartesi sabahı başlayan o bitmek bilmeyen telaşın, öğle aralarında kaçamak hayallere dönüşen "keşke şimdi bir sahil kasabasında olsam" cümlelerinin telafisidir.
Ama ne yazık ki, çoğu zaman onu da düzgün yaşayamıyoruz.
Cumartesi sabahı erkenden uyanıp, “Bugün her şeyi halledeceğim” diyen iç sesimizle güne başlıyoruz. Sonra bir bakmışız, akşam olmuş, yarım kalmış işlerin arasında kaybolmuşuz. Pazar mı? O zaten ayrı bir hikâye…
Saat ilerledikçe üzerimize çöken o “yarın yine başlıyor” hissi, tatilin tadını kaçırmaya yetiyor da artıyor bile.
Belki de hafta sonunu planlamaktan çok, anlamlandırmak gerekiyor.
Bazen hiçbir şey yapmamak da bir tercihtir diyebiliriz.
Sessizce oturmak, sokakta yürümek, radyoda denk gelinen bir şarkıya gülümsemek…
Bunlar da haftanın kazanımlarıdır pekâlâ.
Hele ki koca bir haftayı yorularak, mücadele ederek geçirmişsek, bu küçük anlar altın değerindedir.
Hafta sonunu sadece “boş vakit” değil, “dolu bir duruş” olarak görmek gerek.
Çünkü insan bazen en çok, kendini dinlemeye vakit bulamadığında yorulur.
Hafta sonunu kurtarmak istiyorsak, sosyal medya akışına değil, kendi iç ritmimize kulak verelim.
Hangi kahve bizi gülümsetiyor, hangi sokakta yürürken içimiz açılıyor, hangi dostla konuşunca içimiz hafifliyorsa, işte ona yönelmek gerek.
Belki de hafta sonunun gerçek sırrı, kimseye bir şey kanıtlamaya çalışmadan, sade ve içten yaşamaktır.
Çünkü hayat, sadece çalışmakla değil, durmakla da anlam kazanır.
Ve bazen iki gün, insanın kendini yeniden kurması için yeter de artar.













