Ramazan ayı, takvimdeki bir zaman dilimi olmanın çok ötesinde, ruhun ve toplumun yeniden inşa edildiği bir mevsimdir.
Bu mevsimin en sıcak durağı ise iftar sofralarıdır.
Bir lokma ekmeğin, bir yudum suyun, bir hurmanın bile anlam kazandığı sofralar…
İftar vakti yaklaşırken şehirlerin ritmi değişir.
Sokaklar telaşlı adımlarla dolup taşar, mutfaklarda tencereler kaynar, fırın önlerinde pide kuyrukları uzar.
Ama asıl hareket, insanların gönlünde başlar.
Çünkü iftar, sadece açlığın sona erdiği an değil; paylaşmanın, sabrın ve şükrün ete kemiğe büründüğü bir buluşmadır.
Bir iftar sofrasında zenginle fakir, gençle yaşlı, komşu ile yabancı yan yana oturur.
Aynı ekmeği böler, aynı duaya “amin” der.
Sofranın bereketi, tabaktaki yemekten değil; kalplerdeki birlikten doğar.
Belki bir çorba, bir parça pide, biraz hurma…
Ama o sofrada kurulan muhabbet, bazen bir yıl boyunca insanı ayakta tutar.
Eskiden mahalle iftarları vardı.
Uzun masalar sokaklara kurulur, herkes evinden bir tabak getirir, tanımayanlar tanışırdı.
Bugün ise modern hayat, iftarı çoğu zaman bireysel bir rutine dönüştürüyor.
Ama hâlâ bir komşuya tabak uzatmanın, bir garibin duasını almanın, bir yetimin başını okşamanın yerini hiçbir lüks iftar menüsü dolduramaz.
İftar sofraları, aynı zamanda bir muhasebe zamanıdır.
Gün boyu tutulan oruç, sadece mideyi değil; dili, gözü, kalbi de terbiye eder.
Sofraya otururken insan, sadece açlığını değil; bencilliğini, kırgınlıklarını, kibirlerini de bırakabilse keşke…
Ramazan geçer, sofralar dağılır, tabaklar yıkanır.
Ama geride kalan, paylaşılan bir lokmanın verdiği huzur, edilen duaların yankısı ve aynı sofrada buluşmanın sıcaklığıdır.
İftar sofraları, aslında bir toplumun aynasıdır.
O aynada ne kadar paylaşım, ne kadar merhamet, ne kadar kardeşlik görüyorsak; o kadar zenginiz demektir.













