Yeni medya çağında en büyük korkumuz artık unutulmak değil, görünmez olmak.
Beğenilmemek, fark edilmemek, paylaşılmamak…
Dijital dünyanın görünmezliği, insanın varoluşunu sorgulatan yeni bir yalnızlık biçimi haline geldi.
Artık sadece yaşamak yetmiyor; yaşadığını kanıtlamak gerekiyor.
Bir kahveyi içmek değil, o kahveyi paylaşmak; bir konsere gitmek değil, orada olduğunun fotoğrafını göstermek gerekiyor.
Çünkü “görünmezsen, yoksun” duygusu toplumun yeni mottosu oldu.
Sosyal medya başlangıçta özgürleştirici bir alandı.
Herkes kendi sesini duyurabiliyor, düşüncelerini paylaşabiliyor, hatta gündemi bile değiştirebiliyordu.
Ancak zamanla bu özgürlük, görünür olma zorunluluğuna dönüştü.
Artık “kendin olmak” değil, “kendini iyi pazarlamak” değerli.
Fotoğraflar filtreli, hayatlar seçili, duygular düzenli.
Herkes mutlu görünürken, kimse gerçekten mutlu değil.
Bir başka tehlike ise bu görünürlük yarışının yarattığı sürekli kıyaslama kültürü.
Başkalarının paylaştığı “mükemmel hayatlar”, kendi yaşamlarımızı eksik hissettiriyor.
Gerçek hayattaki başarılar, beğeni sayılarıyla ölçülmeye başlıyor.
Bu da insanı hem psikolojik olarak yıpratıyor hem de sahicilikten uzaklaştırıyor.
Kimi zaman “ben de varım” deme isteğiyle paylaşıyoruz; oysa paylaşırken kendimizden biraz daha uzaklaşıyoruz.
Yeni medyada görünür olmak, aslında görünmezliğin başka bir biçimi.
Çünkü herkes aynı anda bağırdığında, kimse kimseyi duyamıyor.
Gerçek görünürlük; sessizce üreten, içten paylaşan, fark edilmek için değil fayda sağlamak için var olan insanlarda saklı.
Belki de artık ekranlara değil, birbirimizin gözlerine bakma zamanı gelmiştir.
Görünür olma telaşını bırakıp, gerçekten görülmeye, gerçekten anlamaya yönelmenin…













