Bir toplumun gelişmişlik düzeyi, yalnızca yollarının uzunluğuyla, binalarının yüksekliğiyle ya da ekonomisinin hacmiyle ölçülmez.
Asıl göstergesi, o toplumda “liyakat”in ne kadar değer gördüğüdür.
Çünkü liyakat; bilgiyi, emeği, deneyimi ve adaleti bir araya getiren en güçlü köprüdür.
Bugün ülkemizde birçok alanda en çok duyduğumuz kelimelerden biri “liyakat eksikliği” oldu.
İşe alımlarda, terfilerde, atamalarda ya da ihalelerde…
Ne yazık ki “kim tanıdığın” çoğu zaman “ne bildiğinden” daha önemli hale geldi.
Bu da sadece bireyleri değil, bütün bir sistemi yavaş yavaş çürütüyor.
Bir gencin yıllarca okuyup emek verdiği halde torpilsiz işe girememesi; bir çalışanın hak ettiği göreve sırf “doğru çevresi” olmadığı için gelememesi sadece o kişiyi değil, toplumun adalet duygusunu da yaralıyor.
Adaletin olmadığı yerde motivasyon, güven ve üretkenlik de olmuyor.
Liyakatın olmadığı bir yerde kurumlar işlememeye, kurallar keyfileşmeye başlar.
Oysa bir devletin, bir belediyenin, bir okulun ya da bir hastanenin başarısı; başındaki kişinin kim olduğuna değil, o görevi ne kadar ehil ve tarafsız yürüttüğüne bağlıdır.
Gerçek bir kalkınma istiyorsak, torpil değil liyakat; yakınlık değil yetkinlik esas alınmalı.
Herkesin emeğinin karşılığını aldığı, adaletin terazisinin eşit tarttığı bir düzen, sadece bireyleri değil, ülkeyi de yükseltir.
Unutmayalım, liyakat sadece bir yönetim ilkesi değildir; bir vicdan meselesidir.












