Toplumlar büyük felaketlerle bir anda yıkılmaz; sessiz değişimlerin, göz ardı edilen kırılmaların, “önemsiz” görülen davranış bozulmalarının birikimiyle çöker.
Bugün yaşadığımız tam da bu:
Adı konmamış ama her anımıza sinmiş bir sosyal çürüme.
Çürüme öyle gösterişli bir patlama değildir; kimsenin duymadığı küçük bir tıkırtı gibi başlar. Bir gün trafikte birbirine yol vermeyen iki sürücüyle…
Ertesi gün markette kasiyere bağıran bir müşteriyle…
Sonra çocuk parkında kendi çocuğundan başka kimseyi düşünmeyen ebeveynle…
Sonra komşunun kapısına konan bir çöp poşetiyle…
Derken, toplumsal dokunun lifleri birer birer çözülür.
En kötüsü de bu çözülmenin “normalleşmesi”dir.
Bugün iş dünyasında liyakatin yerini tanıdık ilişkileri aldıysa…
Eğitimde emeğin yerine sınav manevraları konuşuluyorsa…
Adalette hak aramanın yerini sosyal medya linçleri dolduruyorsa…
Gündelik hayatta nezaket “saflık”, saygı “zayıflık” olarak algılanıyorsa…
İşte orada çürüme çoktan başlamıştır.
Sosyal çürümenin en tehlikeli yönü, herkesin şikâyetçi olup kimsenin sorumluluk almamasıdır.
Çünkü toplum dediğimiz şey, aslında “biz”den ibarettir.
Biz görmezden geldikçe, biz ses çıkarmadıkça, biz önemsemedikçe çürüme büyür.
Ve bir gün öyle bir noktaya gelir ki, insanlar artık doğru olanı değil, “çoğunluğun yaptığı”nı referans alır.
Kötü örnekler çoğaldıkça iyi olanlar marjinalleşir.
Oysa çözüm devasa reformlarda değil; gündelik hayatta atılan küçük ama kararlı adımlarda gizlidir.
Birbirine saygıyla yaklaşan iki insan, trafikte bir saniyelik bir hoşgörü, iş yerinde bir dürüstlük, okulda bir adalet duygusu…
Toplumu ayakta tutan görünmez bağlar bunlardır.
Sosyal çürüme kader değildir.
Çürüme insan eliyle başlar; iyileşme de yine insan eliyle gelir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Toplumu değiştirmek için bir şey yapmaya bugün ben başlayabilir miyim?”
Çünkü bazen en büyük dönüşüm, tek bir insanın “Doğru olanı yapacağım” demesiyle başlar.













