Ekonomi, çoğu zaman televizyonda grafiklerle, uzman yorumlarıyla anlatılan soyut bir kavram gibi görünür.
Oysa gerçekte ekonomi, sabah bakkaldan alınan ekmeğin fiyatında, dolmuşta uzatılan bozuk parada, pazar tezgâhında yükselen seslerde yaşar.
Artık herkesin ortak konusu, “bugün ne kadar zam gelmiş” sorusuna verilen iç çekişli cevaplardır.
Kayseri’de de durum farklı değil.
Şehrin pazarlarında dolaşırken hem esnafın hem vatandaşın yüzündeki yorgunluk aynı.
Bir yanda maliyetlerle boğuşan üretici, diğer yanda aldığı maaşla ay sonunu getirmeye çalışan tüketici var.
Bir kilo peynirin, bir şişe yağın fiyatı sadece mutfak bütçesini değil, insanların ruh halini de etkiliyor.
Eskiden hafta sonu gezmesi, dışarıda bir çay içmek sıradan bir keyifti; şimdi “hesaplı mı olur?” diye düşünmeden adım atılmıyor.
Ekonomik sıkıntı sadece cebimizi değil, yaşam tarzımızı da şekillendiriyor.
Daha az dışarı çıkan, daha az sosyalleşen bir toplum haline geliyoruz.
Bu da şehirlerin canlılığını, esnafın hareketliliğini, hatta kültürel hayatın enerjisini azaltıyor.
Ama en büyük tehlike, bu tabloya alışmak.
Yükselen fiyatlara, azalan alım gücüne, küçülen hayallere “yapacak bir şey yok” gözüyle bakmak…
Oysa ekonomik sıkıntılar bir kader değil, alınan ya da alınmayan kararların sonucudur.
Çözüm, günü kurtarmakla değil, geleceği planlamakla mümkündür.
Üretimi artıran, yerli sanayiyi destekleyen, gençlerin girişimlerine alan açan politikalar uygulanmalıdır.
Kayseri gibi üretim gücü yüksek şehirlerde, küçük işletmelere ve esnafa verilecek destek, hem istihdamı hem moral gücünü yükseltir.
Ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir; onun merkezinde insan vardır.
Bu yüzden asıl hedef, her vatandaşın temel ihtiyaçlarını rahatça karşılayabildiği, emeğinin karşılığını alabildiği, geleceğe güvenle bakabildiği bir düzen kurmak olmalıdır.
Gerçek refah, market etiketlerinde değil; insanların yüzündeki huzurda ölçülür.












