Sosyal medyada bir şey “akım” olduysa, durup düşünmeye pek gerek kalmıyor.
Birileri başlıyor, gerisi otomatik geliyor.
Aynı müzik, aynı mimik, aynı cümle…
Binlerce farklı hesap, tek bir refleks.
Sosyal medya akımları, çağımızın en hızlı yayılan alışkanlığı.
Ne zaman ortaya çıktıkları belli değil, ne zaman bitecekleri de.
Ama bir şey kesin: Geldikleri gibi düşünmeyi askıya alıyorlar.
Çünkü akıma kapılmak kolay, sorgulamak zahmetli.
İşin ironik tarafı şu: Bu akımlar çoğu zaman “özgürlük” ve “kendini ifade etme” iddiasıyla sunuluyor.
Oysa ortaya çıkan tablo tam tersi.
Herkes aynı şekilde konuşuyor, aynı şekilde gülüyor, aynı şekilde susuyor.
Farklılık, formatın izin verdiği kadar.
Bir süre sonra mesele eğlence olmaktan çıkıyor, görünür olma yarışına dönüşüyor.
Katılmayan geri kalıyor, eleştiren “boomer” ilan ediliyor.
Böylece sosyal medya, sosyalliği değil, benzerliği ödüllendiriyor.
Daha da tehlikelisi, bu akımların düşünceyi kısaltması.
Uzun cümlelere sabır yok, derinliğe zaman yok.
Bir fikrin ömrü, videonun süresi kadar.
O bitince, fikir de bitiyor.
Gençler için tablo daha da karmaşık.
Beğeni sayısı başarıya, izlenme değere dönüşüyor.
Algoritma alkışladıkça, insan kendini var sanıyor.
Alkış kesilince de boşluk başlıyor.
Elbette sorun sosyal medyada olmak değil.
Sorun, her çağrıldığımızda sahneye koşmak.
Her akıma cevap vermek zorunda değiliz.
Bazen en güçlü duruş, hiç paylaşmamaktır.
Sosyal medya akımları geçer.
Dün vardı, bugün yok.
Ama düşünmeden katıldıklarımız, bizden bir şeyler götürür.
Belki de bu yüzden, arada bir akımı değil, aklı seçmek gerekir.













