Sonbahar…
Bir zamanlar sararan yaprakların rüzgârla dans ettiği, toprağın kokusunun havayı doldurduğu, insanın içini hem hüzün hem huzurla karıştıran mevsim.
Eskiden pencere kenarına oturup çiseleyen yağmuru izlemek, sokaktan geçen rüzgârın taşıdığı yaprak seslerini dinlemek mevsimin en güzel ritüellerindendi.
Ama şimdi…
Gözümüzü nereye çevirsek beton, asfalt ve telaş.
Ağaçların yerini gri duvarlar, kuş cıvıltılarının yerini korna sesleri aldı.
Şehirler büyüdükçe doğa küçüldü; mevsimler artık takvimlerde değişiyor, sokaklarda değil.
Eskiden sonbahar, hayatın biraz yavaşlaması demekti.
İnsanlar daha çok düşünür, biraz durur, biraz içe dönerdi.
Şimdi ise mevsim değişse de tempo hiç düşmüyor.
Aynı hız, aynı koşturma, aynı gürültü.
Sanki doğanın ritmiyle bağımız kopmuş gibi.
Peki neden böyle oldu?
Şehir planlamaları yeşile değil, betona öncelik verdi.
Mahalle aralarındaki küçük parklar alışveriş merkezlerine, okul bahçeleri otoparklara dönüştü.
Artık bir ağacın yaprağının dökülüşünü fark etmek bile lüks sayılır hale geldi.
Oysa doğa sadece gözle görülen bir manzara değil, ruhun da denge unsurudur.
İnsan, doğadan uzaklaştıkça kendinden de uzaklaşıyor.
Belki bu yüzden şehirlerde huzursuzluk arttı, yüzlerdeki ifade daha yorgun, kalplerdeki sabır daha kısa.
Sonbaharın rengi sadece yapraklarda değil, insanın içinde de olmalı.
Belki biraz yavaşlayarak, biraz bakarak, biraz hissederek yeniden fark edebiliriz o mevsim büyüsünü.
Bir ağacın gölgesinde oturup sessizce düşen bir yaprağı izlemek bile, bize kaybettiğimiz dinginliği hatırlatabilir.
Çünkü doğa, insana daima aynı şeyi fısıldar:
“Her şey değişir ama her değişim, yeniden doğmanın habercisidir.”













