2026 yılı asgari ücreti açıklandı: 28 bin 75 TL.
Açıklamanın ardından her yıl olduğu gibi iki ayrı duygu aynı anda yaşandı.
Bir yanda “arttı” denilerek oluşturulan sevinç havası, diğer yanda mutfakta, pazarda, kira ilanlarında karşılığını bulamayan bir rakam…
Kâğıt üzerinde bakıldığında asgari ücret tarihinin en yüksek seviyelerinden biri.
Ancak mesele artık rakamın büyüklüğü değil, alım gücünün küçüklüğü.
Çünkü asgari ücret, uzun zamandır “geçim ücreti” olmaktan çıkıp, hayatta kalma ücretine dönüşmüş durumda.
Bugün 28 bin 75 lira;
Büyükşehirde ortalama bir kiraya yetmiyor.
Dört kişilik bir ailenin temel gıda masrafını zor karşılıyor.
Faturalar, ulaşım ve eğitim giderleri eklendiğinde ayın ortasını bile görmek lüks hâline geliyor.
Asgari ücretli artık ay sonunu değil, ayın ilk haftasını planlıyor.
“Bu ay neyi erteleyebilirim?” sorusu, hanelerin ortak dili oldu.
Tatil değil, sosyal hayat değil; hatta bazen sağlık harcamaları bile erteleniyor.
Bir başka gerçek daha var:
Asgari ücret sadece asgari ücretliyi ilgilendirmiyor.
Zincirleme bir etkiyle; kiraları, özel sektör maaşlarını, küçük esnafın fiyatlarını doğrudan belirliyor.
Yani açıklanan rakam, toplumun tamamını etkiliyor.
Sorulması gereken asıl soru şu:
28 bin 75 lira ile insan onuruna yakışır bir yaşam mümkün mü?
Eğer bir çalışan; tam zamanlı çalışıp hâlâ borçlanıyorsa, ek iş arıyorsa, gelecek planı kuramıyorsa, burada sorun rakamda değil, sistemdedir.
Asgari ücret tartışması artık “kaç lira oldu?” sorusunun ötesine geçmeli.
Konuşmamız gereken; enflasyon karşısında ücretin korunup korunmadığı, vergilerin adil olup olmadığı, barınma ve gıda politikalarının neden hâlâ çözülemediğidir.
28 bin 75 lira bir sonuçtur.
Ama asıl mesele, bu sonucun hangi hayatlara karşılık geldiğidir.
Çünkü insan, sadece çalışarak değil; yaşayarak da var olur.













