Sopayı diksen filiz verecek şu topraklarda hala sürünüyorsak, yorgunsak, bunlara sebebiyet veren en belirgin nedenin cehalet olduğunu düşünüyorum.
Hiç okumayan, araştırmayan bir millet olarak hemen her şeyi bildiğimizi dillendiriyoruz.
Oysa bu “bilindiklerin” ardında, kulaktan dolma sözlerin ve sorgulanmamış kabullerin olduğunu çoğu zaman unutuyoruz.
İşin en ironik tarafı da şu: Cehalet bu kadar derine işlemişken, özellikle siyaset ve ekonomi gibi en karmaşık meselelerde herkes kendini birer uzman sanıyor.
Bugün sokakta, kahvehanelerde, iş yerlerinde veya okullarda duyduğumuz birçok tartışma, aslında bilgiye değil kanaatlere dayanıyor.
Misal; bir kahve masasında iki çay parasıyla ülkenin bütçesini yönetenler var,
Bir televizyon tartışmasından duyduğu üç cümleyle ekonomi analizi yapanlar var,
Ya da yılların diplomasi birikimini on dakikalık muhabbetle çözenler bulunmaktadır…
İşte söz konusu fikir beyan etme olunca hemen hemen herkesin sesi oldukça yükselmektedir.
Oysaki bu ülkenin en büyük sorunlarından biri de tam olarak bu:
Bilmeden konuşmanın meziyet sayıldığı, cehaletin özgüvenle el ele verip her köşeye sirayet ettiği bir düzenin içindeyiz.
Cehalet, en gürültülü haliyle sokaklara taşmış durumda desek yeridir.
Belki de bu yüzden, yıllardır aynı sarmalın içinde dönüp duruyoruz.
Bugün bize düşen görev; en başta kendi cehaletimizi fark etmektir. Eğer bir gün bu topraklarda gerçekten bir şeylerin değişmesini istiyorsak, önce bu kendini kandırma düzenini yıkmamız gerekiyor.
Aksi halde sopayı diksen filiz veren bu bereketli topraklarda bile, biz kendi aklımızın çoraklığında sürünmeye mahkûm kalacağız.












