İnsan, Yüce Allah'ın yeryüzünde halife kıldığı en kıymetli varlıktır. Her erkek ve her kadın, öncelikle Allah'ın kulu; sonra da O'nun kendisine üflediği ilahî nefesi taşıyan şerefli bir beşerdir. Malı, canı, aklı, dini ve nesli dokunulmaz kabul edilen insanın onuru, hiçbir ilişkinin gölgesinde kalamaz.
Hayatın akışı içinde bu ruhlar birbirleriyle buluşur; kimi evlat, kimi anne-baba, kimi de eş olur. Ancak insanın üstlendiği roller değişse de insanlık değeri değişmez. Hiçbir akit, hiçbir bağ ve hiçbir ilişki, Allah'ın insana verdiği haysiyeti ezme hakkı vermez.
Evlilik de böyledir.
Nikâh akdiyle kadın ve erkek birbirlerine karşı birtakım haklar kazanır, birtakım sorumluluklar üstlenirler. Fakat nikâh, bir insanın diğerini sahiplenme veya onun üzerinde sınırsız tasarruf hakkı elde etme belgesi değildir. Eşler birbirlerinin sahibi değil, hayat arkadaşıdır.
Ne var ki toplumumuzda uzun yıllar boyunca özellikle kadınların aleyhine işleyen yanlış bir anlayış varlığını sürdürdü. Gelin olarak bir eve giren genç kadın, yalnızca eşine değil; kayınvalidesine, kayınpederine ve hatta eşinin diğer yakınlarına karşı da itaat yükümlüsü kabul edildi. Daha acısı, çoğu zaman kendi ailesi bile bu durumu sorgulamadı.
Meslek hayatım boyunca bunun sayısız örneğine şahit oldum.
"Hocam, eşim çalışıyor, kazanıyor. Ama bana basit bir çamaşır bile alacak olsa önce annesinin ve babasının onayını almak zorunda hissediyor."
Bir başkası ise şöyle diyordu:
"Annemin evine yalnız gitmeme izin verilmiyor. Görümcem veya kayınvalidem olmadan annemle baş başa oturamıyorum. Mutfakta bile yalnız konuşmamıza müsaade edilmiyor."
Fakat içlerinden biri vardı ki sözleri hâlâ yüreğimin bir köşesinde sızlamaya devam eder.
"Annemle babam iki bina ötede oturuyor hocam. İkisi de yatalak. Her gün iki saat uğrayıp ilaçlarını versem, yemeklerini hazırlasam, evlerini toplasam rahat edecekler. Maddî durumumuz çok iyi. Ama eşim, 'Benim evimden oraya bir çöp bile götürürsen hakkımı helal etmem. İznim olmadan annenlere gidemez, kardeşlerinle görüşemezsin. Ben hakkımı helal etmezsem de cennete giremezsin' diyor."
Üstelik eşinin namazında niyazında bir insan olduğunu da eklemişti.
Şimdi soralım:
Böyle bir zulüm olabilir mi?
Kur'an-ı Kerim'de Yüce Allah:
"Biz insana anne ve babasına en güzel şekilde davranmasını emrettik. Annesi onu nice zahmetlere katlanarak karnında taşımış; sütten kesilmesi de iki yılı bulmuştur…” (Lokman 31/14) buyururken kadınları “insan” olma vasfının dışında mı bırakmıştır?
Anne karnında çekilen zahmetler yalnız erkek evlatlar için mi geçerlidir?
Yüreğinde zerre kadar merhamet taşıyan bir evlat, iki bina ötede anne ve babasının çaresizlik içinde yaşadığını bilirken kendi evinde huzurla sofraya oturabilir mi?
Kaldı ki mutlu olmayan bir kadının eşini ve yuvasını mutlu etmesi de mümkün değildir.
Bu anlayışın dayandığı gerekçeleri araştırdığımda, halk arasında hadis diye anlatılan bir rivayetin sıkça kullanıldığını gördüm. Rivayete göre; Bir adam karısına evden çıkmamasını emrederek dışarıya çıkıp gitmiş. Kadının babası alt katta, kendisi ise evin üst katında oturuyormuş. Bir müddet sonra kadının alt katta ikamet etmekte olan babası hastalanmış ve babasına hizmet etmek isteyen kadın, Hz. Peygamber’e haber göndererek durumu arz etmiş. Hz. Peygamber, ‘Kocana itaat et’ buyurmuş. Daha sonra kadının babası ölmüş ve babasının cenazesine katılmak isteyen kadın, Hz. Peygamber’e haber göndererek tekrar izin istemiş. Bunun üzerine Resulullah (sav) tekrar ‘Kocana itaat et’ buyurmuş. Daha sonra da Hz. Peygamber kadına şöyle haber göndermiş; ‘Kocana itaatin sebebiyle Yüce Allah babanın günahlarını bağışlamıştır.
Oysa bu rivayet, Kur'an'ın anne-babaya iyiliği emreden açık hükümleriyle ciddi şekilde çelişmektedir.
Daha da önemlisi, Hz. Peygamber'in hayatına baktığımızda onun merhamet, akrabalık bağlarını koruma ve anne-babaya iyilik konusundaki uygulamalarıyla da bağdaşmamaktadır.
Nitekim hadis âlimlerinin önemli bir kısmı da bu rivayetin senedindeki problemler sebebiyle zayıf olduğu görüşündedir.
Fakat buna rağmen günümüzde sosyal medyada, vaaz kürsülerinde ve bazı sohbet halkalarında bu rivayet sahih bir hadis gibi anlatılmaya devam etmektedir. Böylece kadınların evlendikten sonra anne-babalarıyla görüşemeyeceği, onların yanına gitmek için izin almak zorunda olduğu şeklindeki yanlış anlayış dinin hükmüymüş gibi sunulmaktadır.
Asıl acı olan ise bunun neticesidir.
Bugün pek çok genç, Allah'ın rahmet dini olarak gönderdiği İslam'ı; merhametsizliğin, baskının ve tahakkümün aracı gibi gösteren bu söylemlerle karşılaşıyor. Sonra da haklı olarak şu soruyu soruyor:
"Böyle din olur mu?"
Gerçekte sorgulanması gereken din değil, dine rağmen üretilen yanlış yorumlardır.
Çünkü Allah'ın dini insanı anne-babasından koparan değil, anne-babaya iyiliği ibadete dönüştüren bir dindir. Evliliği kölelik ilişkisine çeviren değil, merhamet ve muhabbet üzerine bina eden bir dindir.
Unutmayalım ki bir kadın evlendiğinde anne-babasını kaybetmediği gibi, bir erkek de evlendiğinde eşinin anne ve babasına duyduğu özlemi yok sayma hakkını elde etmez.
Nikâh, iki insanı birbirine yaklaştırmak için vardır; insanları sevdiklerinden koparmak için değil.













